Anasayfa » Yayınlarımız » Makaleler » Ortadoğu: “Zülmün Merkez Noktası”

Ortadoğu: “Zülmün Merkez Noktası”

Ortadoğu: “Zülmün Merkez Noktası”

Ortadoğu Denilen Yer…

Ortadoğu ile ilgili kaleme alınan kitap, makale ve farklı akademik bilimsel çalışmalarda ilk göze çarpan gerçeklik, “Ortadoğu” denilen coğrafı alanın tam olarak sınırlarının belli olmayışıdır. Bu duruma pek de şaşmamak gerekir. Çünkü, “Ortadoğu” kavramı, neresinden bakılırsa bakılsın, bu coğrafyayla ilgili emelleri olanların geçen yüzyıllar içerisinde oluşturduğu ve siyasi ve ekonomik literatüre sunduğu bir olgudur.

  1. Dünya savaşında Batı’nın Ortadoğu olarak adlandırdığı yerle, savaş sonrası ve özellikle günümüzde bahsi geçen coğrafi alanlar birbirinden oldukça farklıdır. Bunun anlamı, batı dünyasının beklentileri ve çıkarlarının “Ortadoğu”nun sınırlarının neresi olduğunu zaman içerisinde farklılaştırmış olmasıdır. Bugünün bakış açısıyla, “Ortadoğu”’nun coğrafi sınırlarını; Türkiye, İran, Mezopotomya, Arap Yarımadası, Körfez ülkeleri, Mısır, Libya, Sudan, Eritre ve Afganistan’ı da içine alacak şekilde çizmek mümkündür. Bu sınırları belirledikten sonra ülkemizi de içine alan Ortadoğu’yu ve bu coğrafyada olup bitenleri gelin; dinsel, siyasal ve ekonomik açıdan birlikte analiz edelim.

Dinlerin Doğduğu ve Çatıştığı Coğrafya….

 

Batı merkezli ve sübjektif bir değerlendirmenin sonucu ortaya konan “Ortadoğu” kavramı, günümüz dünya şartlarında “biz” ve “bizden olmayanlar” gerçeğinin tüm çıplaklığıyla mücadele arenasına dönüştürülen, “zulmün ve adaletsizliğin” dünya ölçeğinde temsil edildiği bir coğrafya halini almıştır. Aslında bu mücadelenin tarihsel izdüşümünü Haçlı savaşlarına kadar götürmek mümkündür. Böylelikle, bizler için bu coğrafyaya “medeniyet” getirme iddiasında bulunanların beslendikleri sapık fikir ve ideolojilerin kaynağına ışık tutmak ve Ortadoğu’da bugünü ve yarın olacakları yorumlamamıza yardımcı olacak bir yol haritası çizilebilir.

“Kutsal toprakları Müslümanlardan kurtarmak ve asıl olarak da doğunun efsanevi zenginliğine ulaşmak” üzere yüzyıllar önce yola çıkan haçlı ordularının hedefi ile, bugün Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da kan ve gözyaşı döken anlayışın hedefleri aynıdır. 1095’de Papa II. Urban Haçlı Seferi ilan ediyordu, 2000’li yıllarda ise Evangalist zihniyetle kapitalist anlayışın yoğurduğu oğul Bush sahipsiz bulduğu Ortadoğu coğrafyasında aynı zihniyetin daha planlı ve programlı olarak temsilciliğine soyunmuş bulunuyor. Bu noktada, evengalizmin ABD’deki Hıristiyan toplumunun tutucu kanadını ifade ettiğini ve son dönemde Ronald Reagon, G.Bush, Clinton ve oğul Bush gibi ABD başkanlarının evangalizmin simgesi olan “Yeniden Hıristiyan Doğmak” sloganını başarıyla kullandıklarını ifade etmek gerekir.

Ortadoğu’da yürütülen mücadelede Yahudi-Evangalist Hıristiyan ittifakını göz ardı mümkün değildir. 25 yılını toplumlar arasındaki düşmanlık, çatışma ve uzlaşma koşullarını incelemeye adayan ve Amerikan Psikoanaliz Akademesi’nce “En İyi Eğitmen” ödüllerine layık görülen K.Kıbrıs’lı Prof.Dr. Vamık Volkan’ın 27 Nisan 2004’te Akşam Gazetesi yazarı Güler Kömürcü ile yaptığı söyleşideki şu tespitlerine kulak verelim: ‘Evet, Bush ve etrafındaki Yahudi çoğunluğun oluşturduğu ekibin hazırladığı Büyük Ortadoğu Planı’nın arka planında bir de dinsel kodlar var. Amerika’da nüfusun yüzde 30’su inanıyor ki; erken kıyamet alametlerinde, kurtuluşları adına, İsa Mesih’in tekrar dünyaya dönmesi için önce Ortadoğu’da ‘BÜYÜK BİR KAOS OLMASI ve Büyük İsrai’in kurulması ŞART.’ Bu nedenle Yahudi dünyasının Büyük İsrail planlarına destek olmaları lazım. Hıristiyanlar’ın sadece Avengelist mezhebine göre İsa 7 yıl sürecek bir karışıklık-kaosun ardından dünyaya gelecek. Ancak tam bu noktada bir ikilem var, o da şu; mesihten önce yalancı mehdi, deccal’ın geleceğine ve bu büyük kaosu bitireceğine de inanıyorlar. Ortadoğu’daki kaosu kim bitirirse o yalancı mehdi-deccal olarak kabul edilecek işte bu nedenle de yani yalancı mehdi-deccal olarak gözükmemek için de Bush, Ortadoğu’daki kaosu bitiren kişi olarak gözükmek istemiyor. (İşte can alıcı püf noktası) İddiaya göre Bush bu varsayımlardan etkileniyor. Bu inancın müridleri Ortadoğu’da Armegeddon-büyük savaşın olacağına, savaşı bu sayede kazanacaklarına inanıyorlar.”

Diğer taraftan evangalistlerle, Katolikler arasında oluşturulmaya çalışılan ittifak da dikkat çekicidir.Almanya’da yayımlanan Welt Am Sonntag gazetesi, “Milyonlar Muhammed’e Karşı” manşetiyle 30 Mayıs 2004 tarihli nüshasında yayınladığı bir raporda, Vatikan’ın İslam’ın yayılmasını engellemek ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.)’i karalamak için büyük bir meblağdan oluşan bir fonu, gizli “Congregation for the Evangelization of Peoples (İnsanları Evangalist Yapma Cemaati)’nin kullanımına verdiğini yazmıştır. Bu manada Katoliklerin Hıristiyanlığın yayılması ve Ortadoğu’nun yeniden Hıristiyanlığa dönüştürülmesinde ABD-İsrail evangalist yapılanmasına destek verdiğinin altını çizmek gerekir. Yüzlerce Irak’lının din değiştirdiği, işgal sonrası evangalist Hıristiyan inanışa bağlı sadece Bağdat’ta 10 kilisenin açıldığı gelişmeler analiz edildiğinde, Ortadoğu’daki süregelen mücadelenin dinsel bağlantılarını inkar etmek mümkün değildir.

Sahipsizliğin Vahim Sonucu ve Geçmişe Duyulan Özlem: Ayağa Kalk “Türkiye”….

 

11 Eylül sonrası Ortadoğu’da girişilen mücadeleyi “bu bir haçlı savaşıdır” diye kamuoylarına ve tüm dünyaya ilan edenlerin en büyük şansı, Ortadoğu coğrafyasının Osmanlı’dan bu yana devam eden sahipsizliği ve bu coğrafyada ismen var olan uydu devletlerin, halklarından kopuk, kimliksiz ve kişiliksiz idareciler ve sistemler tarafından yönetiliyor olmasıdır.

Haçlı zihniyeti hep bu coğrafyanın zayıf ve savunmasız olmasını beklemiştir. Selahattin Eyyübiler, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Ortadoğu, adalet be hoşgörünün, gerçek medeniyetin ve bilimin merkezi olmuştur.

Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesiyle sona ermiş olan “Pax Otomana” (Osmanlı Barışı) bugün hale kurulabilmiş değildir. Burada önerilen şey, Osmanlı İmparatorluğu’nun yeniden kurulması değildir. Kudüslü bir Hıristiyan aileye mensup meşhur Ortadoğu uzmanı Edward Said’in de dediği gibi Ortadoğu’da kalıcı bir barış ve huzurun temin edilebilmesi ancak ve ancak “Osmanlı Millet Sistemi”ne dönüşle mümkündür. Ancak kaderin bir cilvesi, böyle bir barış ve huzur ortamının tesis edilmesi ilk ses ve öneri Osmanlı’nın mirasçısı olan Türkiye’den değil, bir zamanlar Osmanlı’nın bir vilayeti olan Cezayir’den yükselmiştir.

Bölgede artan ABD baskısı ve zulmü, özellikle Arap dünyasını yeni bir Osmanlı arayışına itmiştir. Bu arayış kapısının açılabilmesi Türkiye’nin izleyeceği “denge politikası”’nın başarısına bağlıdır. Artık tüm Ortadoğu, bölgeye “medeniyet” ve “barış” getirme iddiasında olanların gerçek niyetlerinin farkındadır. Önemli olan, dinlerin ve medeniyetlerin yeşerdiği kan ve gözyaşıyla yıkanan Ortadoğu tarlasının “yeniden bir diriliş” ve “uyanış” için bu mücadeleler sonrasında ayağa kalkabilecek irade ve kudreti göstermesidir. Ortadoğu’da böyle bir kararlığı gösterebilecek yegane öncü güç Türkiye’dir. Ancak bunun gerçekleşmesi de Türkiye’nin kendi mirasına sahip çıkmasıyla mümkündür. Aksi takdirde her geçen gün genişleyen “kurtlar kapanı”’nın bugün K.Irak’ta, yarın bu ülkenin Güneydoğusu’nda bu ülkenin başına ne tür çoraplar öreceğini beklemek stratejik vizyon eksikliğinin bir göstergesi olacaktır. Kaldı ki; gerek Avrupa ile olan ilişkileri, gerekse ABD’nin bölgede yürüttüğü politikalarda “dengeleyici” bir güç olarak Türkiye’nin varlığı bölge için hayati bir öneme sahip olmaya devam edecektir. Zira, Türkiye, 11 Eylül sonrası birden bire Avrupa’nın savunmasının stratejik giriş kapısı olarak değer görmeye başlamıştır. Fisher gibi Alman siyasetçiler, “Genişletilmiş Avrupa”’dan söz etmeye başlamışlardır. ABD’nin, “BOP”unun içinde Türkiye nasıl bir merkez ülke olarak algılanıyorsa, “Genişletilmiş Avrupa”’nın da Ortadoğu’daki çıkarlarının merkezi ve savunucusu da Türkiye olarak görülmektedir.

Osmanlı’nın mirasçısı bir Türkiye’nin bölge için “moralpolitik” (ahlaki) bir stratejik vizyonun bayraktarlığını yapması gerekir. Ortadoğu 500 yıl bu anlayışla barış ve huzur içerisinde yaşatılmıştır. Ne zaman ki, gerici ve sömürgeci zihniyetin ürünü olan “reelpolitik” bu coğrafyaya taşındı, bu coğrafyada kan, zülüm ve göz yaşıcı kalıcı oldu. Bugün, ABD ve Batı’nın dinsel, ekonomik, siyasi ve askeri beklentileri ve çıkar arayışları Ortadoğu için istikrar ve huzuru getirecek nitelikte değildir.

Değişen Dengeler ve Ortadoğu’nun “Yeniden Sömürü” sü için Açılan Kapı…

 

Ortadoğu’da süregelen yıkım ve savaşların Evangalist-Yahudi kaynaklı dinsel altyapısının yanında, bu bölgenin özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Kapitalist dünyanın bir çekim ve kaynakları paylaşmada bir mücadele merkezi haline geldiğini müşahade etmekteyiz. Her şey tarihsel süreç içerisinde aslına rücu etmektedir. 16.yy.da merkantalizmle başlayan ve dünya kaynaklarının (insan+hammadde) batıya transferini amaç edinen kapitalist dünya sistemi, bugün varılan noktada geçmiş yüzyıllar boyunca elde etmiş olduğu maddi refah ve teknolojik üstünlüğü yeni bir “sömürgeleştirme” felsefesi adı altında dünyanın kendi tabirleriyle az gelişmiş coğrafyalarına pompalamaktadır.

Çift kutuplu dünyada Ortadoğu ülkeleri “kızıl tehlike”’nin yayılmasının önünde bir engeldi. Dolayısıyla buralardaki krallıklar, şeyhlikler, emirlikler, göstermelik demokratik sistemler kapitalist dünyanın o günkü çıkarlarına hizmet etmekteydiler. Ancak Amerikan hegomanyasındaki tek kutuplu dünyaya geçiş, başta ABD olmak üzere bu ülkelerin Ortadoğu’ya bakışlarını ve planlarını tamamıyla ters yüz etmiştir.

Gelinen noktada, ABD artık dünyanın tek lider ve belirleyici ülkesidir, ancak bu onun sorunsuz bir ülke olduğu anlamına da gelmemektedir. Kapitalizmin globalleştiği bir dünyada ABD’nin en büyük sorunu ekonomisinden kaynaklanmaktadır. Bu sorunun çözümü için tek kutuplu bir dünyada pervasızca, hak ve hukuk tanımadan hareket edebileceği bir konjoktürü de zaten mevcut hale getirmiştir. İşte bu noktada Ortadoğu’da ABD’nin varlığını açıklayabilecek en belirleyici parametre; Ortadoğu ve Avrasya denilen alanda enerji kaynaklarının ve koridorlarının kontrolü ve Irak petrollerinin varlığıdır. ABD, artan enerji ihtiyacı ve ekonomik sıkıntılarına karşı, dünya petrolünün %11’ini oluşturan ikinci büyük petrol rezervine sahip olmak istemekte ve bu kaynakla beraber dünya petrol, dolayısıyla enerji fiyatlarının belirlenmesinde kilit bir ülke haline gelmeyi amaçlamaktadır. Yoksa, Saddam Hüseyin tarafından 1980’li yıllarda İran-Irak savaşı sırasında İran’lı askerlere, bölgedeki Türkmenlere ve Kürtlere karşı kullanılan kimyasal ve biyolojik silahları sağlayan ABD’nin bölgeye insani amaçlarla geldiğini düşünmek hayalperestlik olur.

Petrol Üretiminde ve Tüketiminde Dünya Sıralaması (1.000 Varil/gün)

Petrol Üreticisi Ülkeler En Çok Petrol Tüketen Ülkeler
1 Suudi Arabistan 9.230 1 ABD 17.810
2 ABD 7.995 2 Japonya 5.550
3 Rusya Federasyonu 6.170 3 Çin 4.110
4 İran 3.800 4 Almanya 2.915
5 Meksika 3.500 5 Rusya Federasyonu 2.445
6 Venezuela 3.335 6 G.Kore 2.020
7 Norveç 3.215 7 Fransa 2.010
8 Çin 3.205 8 İtalya 1.975
9 İngiltere 2.800 9 Hindistan 1.820
10 BAE 2.370 10 Kanada 1.815
  Dünya Toplam 73.105   Dünya Toplam 71.530

 Kaynak: http://www.foreigntrade.gov.tr/ead/ekonomi/sayi1/petrol.htm   (17 Aralık 2003)

Dünya petrol rezervlerinin yaklaşık üçte ikisinin(%65.3) Ortadoğu’da bulunması ve işleme maliyetlerinin düşük olması gerçeği yanında, dünyada bilinen doğalgaz rezervlerinin üçte birinden fazlasının (%36.1) da bu bölgede yer alması, Ortadoğu’yu bir cazibe haline getirmekte ve dış güçlerin bölge politikalarına müdahale etmelerini teşvik etmektedir. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra tek süper güç haline gelen ABD’nin Ortadoğu’daki mevcut tüm kaynakları kontrol edip kendi isteği doğrultusunda kullanmak, üretmek ve pazarlamak niyeti özellikle Irak’a yapılan müdahale sonrası açıkça çıkmıştır. Bu niyetin, bölgedeki diğer ülkeleri de içine alarak genişlemesinden duyulan endişe Ortadoğu ve Avrasya’da giderek ülkeleri birbirine yakınlaştırmaktadır. Rusya-Çin, Çin-Hindistan, Hindistan-Pakistan, Türkiye-Suriye, Türkiye-İran ve hatta hatta Türkiye-Rusya ve Türkiye-AB yakınlaşmaları, hep bu genişlemesi muhtemel ABD ateşinin ortaya çıkardığı zoraki zorunlu yakınlaşmalardır.

Dünyada Petrol Rezervlerinin Dağılımı

BÖLGELER %
Ortadoğu 65.3
Güney ve Orta Amerika 9.1
Afrika 7.3
Eski Sovyetler Birliği Bölgesi 6.2
Kuzey Amerika 6.1
Asya Pasifik 4.2
Avrupa 1.8

Kaynak: BP Web Sitesi (2001 sonu rakamları)

Dünyada Doğalgaz Rezervlerinin Dağılımı

BÖLGELER %
Eski Sovyetler Birliği Bölgesi 36.2
Ortadoğu 36.1
Asya Pasifik 7.9
Afrika 7.2
Kuzey Amerika 4.9
Güney ve Orta Amerika 4.6
Avrupa 3.1

Kaynak: BP Web Sitesi (2001 sonu rakamları

Bugün dünyada sağduyulu ABD’liler de dahil olmak üzere birçok insan, ABD’nin Ortadoğu’ya barış, huzur, demokrasi, insan hakları ve özgürlükler için gelmediğini bilmektedir. ABD-İsrail eksenli geliştirilen ve ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin bir parçası olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin ana hedeflerinden birisinin bölgeye çöreklenmek ve Ortadoğu petrollerinin zaptu rapt altına alınması olduğu bugün tüm çıplaklığıyla ortadadır.

ABD kongresinden 1999 yılında geçen “ulusal güvenlik stratejisi belgesi” ve “ipek yolu stratejisi yasası” olarak bilinen ABD Avrasyası’nı yaratmaya yönelik politikanın en temel esası, enerji koridorlarını kontrol etme, ve orta vadede bölgede milli-manevi bağları olan ve İmparatorluk tecrübesi bulunan Türkiye’yi kullanmak ve oyalamak politikasıdır. Uzun vadede ABD’nin bölgedeki genişlemesine paralel olarak Türkiye’ye ihtiyaç duymayacağı da ayan beyan ortadadır. İşin tuhafı, tüm bu plan ve projelerin hayata geçirilmesinde insanlığın yüzyıllardır üzerine titrediği ve ABD’nin gücünü aldığını iddia ettiği değerlerin ahlaksızca ve insafsızca kullanılmasıdır. Ortadoğu’da medeniyet ve özgürlüğü pazarlamaya kalkanlar, tahrif edilmiş Hıristiyanlık değerleri üzerine bina edilen Kapitalist düşüncenin insanlığa gerçek manada sunacağı hiçbir erdemin olamayacağını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Hal böyle olunca gerek Ortadoğu’da yaşayan bizlerin, gerekse tüm az gelişmiş ülkelerin geçen yüzyıl boyunca tüm dünyaya ABD önderliğinde yayılmaya çalışılan demokrasinin, insan haklarının, özgürlüklerin, velhasıl modern dünyanın tüm değerlerinin kimler için geçerli olduğunun ve ne anlama geldiğini kavranmasının önü açılmıştır.

“Demokratik” Dünya’dan, ABD İmparatorluğu’na Geçiş…

Petrol ve enerji koridorlarının kontrolü ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik politikalarında dinsel ve ideolojik yaklaşımın yanında çok önemli bir rol üstlense de bunlar tek başlarına belirleyici nedenler değildir. Ortadoğu’da yürütülen mücadele aslına bakılırsa Amerikan İmparatorluğu’nun bütün dünyayı egemenliği altına alma taarruzunun bir parçası olarak da görülebilir. Dış ticaret açığı 600 milyar doları bulan ABD ekonomisinin, doların da uluslararası piyasalarda değer kaybetmesine paralel olarak birtakım endişeler duyması muhtemeldir. Böyle bir ortamda, ekonomik zaaflar neticesinde ABD imparatorluğunun askeri sahada kaslarını esnetmeye çalışması hiç de tesadüf değildir.

Tarih, ekonomik felaketler nedeniyle, tarih sahnesinden silinen imparatorluklara şahitlik etmiştir. Roma’ya diz çöktüren, Osmanlı’yı bugünün Türkiye’sine benzer bir şekilde borç batağına iterek parçalanmasına sebep olan faktörlerin arkasında ekonomik zaaflar neticesi ortaya çıkan bunalımların olduğu unutulmamalıdır. Belki, bu noktada ABD’nin en iyi yaptığı şey, bir öncekilerin yanlışlarına düşmemek için, muazzam askeri üstünlüğü nü de kullanarak ekonomik çöküşünü geciktirmesidir.

11 Eylül saldırısı, ABD yönetimi için gerçek anlamda imparatorluklarını ilan edebilecekleri ve dünyayı kendi arzuları çerçevesinde yeniden biçimlendirecekleri bir piyango haline dönüştürülmüştür. Bu öyle bir piyangodur ki, sorgusuz, sualsiz devletlere ve kurumlara müdahaleyi ABD için bir hak haline getirmiştir.

Dünyada terörist avına çıkan ABD, bugün Ortadoğu’ya yerleşmiş ve bölgenin kontrolü için İsrail’le beraber bizzat kendisi “terörizm” uygular hale gelmiştir. 17 Eylül’de yayımlanan Bush’un “Ulusal Güvenlik Strateji” belgesi, “terörle savaş”ın sonu belli olmayan bir küresel girişim olduğunu ve bunun merkez üssünün de Ortadoğu olduğunu açıkça ortaya koymuştur.. Bu noktada ABD yönetiminde halen etkin olan isimlerin 1990’lı yıllardan bu yana oluşturulacak yeni dünya düzeninde ABD’nin oynayacağı rolü planladıklarının altını da çizmek gerekir. Paul Wolfowitz ve Dick Cheney gibi isimlerin başını çektiği bu fikri oluşum, 1997 yılında “Amerika’nın küresel önderliğini” savunmak ve buna destek sağlamak doğrultusunda “Amerika’nın dış politikasındaki rehber prensiplerini” oluşturmak üzere Yeni Amerika’nın Yüzyılı Projesi’ni oluşturmuşlardır. Bu projenin ilk uygulama alanı Ortadoğu olmuştur. Zira, küresel bir gücün, genişleyen ve her geçen gün büyüyen Çin ekonomisine, Shanghai İşbirliği Çevresi kapsamında yakınlaşan Çin-Hindistan-Rusya üçgenine ve dolayısıyla tüm Avrasya’yı kontrol edecek bir merkeze ihtiyacı vardı. Ortadoğu ve özellikle Irak bu merkezin üssü haline getirilmiştir.

2004 ve 2005 yılı içerisinde Ortadoğu’yu da içine alan Avrasya olarak nitelenen bölgede devrim niteliğinde yaşanan siyasi, askeri ve ekonomik değişikliklerle, ABD’nin bölgede varlığı arasında bir ilişki kurmamak doğru ve gerçekçi olmaz. Bakın Amerika’nın Yüzyılı Projesini oluşturanlar 2000 yılının Eylül ayında Rebuilding America’s Defences’da kurdukları örgütün perkspektifini nasıl açıklıyorlar: “Soğuk Savaş sonrasındaki on yıllık süre içinde…. Neredeyse her şey değişti. Soğuk savaşın dünyası iki kutupluydu; 21.yüzyılın dünyası iise – en azından şu anda – kesinlikle tek kutuplu ve Amerika dünyanın tek süper gücü konumunda. Amerika’nın stratejik amacı Sovyetler’in güçlenmesini engellemek olagelmişti; bugün ise görevimiz Amerika’nın çıkarlarına ve ideallerine uygun güvenli bir uluslararası ortamı korumaktır.”

Stratejik Ortaklıktan, Stratejik Düşmanlığa Geçiş ve Sonrası….

ABD yönetimi BOP’un merkez ülkesinin Türkiye olacağını dile getirerek Ortadoğu’ya yelken açmıştır. Ancak geçen süreç içerisindeki gelişmeler, ABD’nin özellikle Türkiye’deki siyasi iktidara karşı duruşunu değiştirmesine neden olmuştur. Muhafazakar, İslamcı görüntüsü ve halkla barışık karizmatik lideriyle Ak Parti’yi, diğer sistem partilerine tercih eden ABD, 1 Mart tezkeresi sonrası Türkiye ile ilgili tüm planlarını silbaştan yenilemek zorunda kalmıştır.

ABD, geniş halk desteğine sahip Ak Parti kanalıyla, Türkiye’nin Ortadoğu’da yürütülen politikalara sessiz kalacağını ve hatta destek vereceğini planlamıştır. Bu planlamada, AK Parti-ABD yönetimi arasındaki ilişkilere ve Türkiye’nin IMF’e olan ekonomik bağımlılığına güvenin etkisi belirleyici olmuştur. Ancak geçen süreç içerisinde yaşananlar ve varılan sonuç ABD için tam bir fiyasko olmuştur. Demokrasi havarisi ABD, demokrasinin işletildiği 1 Mart tezkeresi sonrası gelişmeleri kabullenmekte zorlanmış, Türkiye’yi alenen tehdit ve şantaj gibi demokratik olmayan yollarla kendi çıkarlarına uygun politikalar uygulamaya davet etmiştir.

ABD’nin Ortadoğu’ya gelmesi, Ortadoğu için ne kadar yıkıcı ve vahimse, Türkiye’nin ABD’nin yanında yer almayarak bölge ülkeleri ile yakın ilişkilere girmesi ve Osmanlı’nın son döneminden bu yana Türkiye’ye sırtını dönmüş olan Ortadoğu ülkelerinin takdirini kazanması ve Türkiye’yi yeniden keşfetmeleri o kadar sevindirici ve bölge için ümit vericidir. Türkiye’nin özellikle son dönemde çok yönlü politikalar izlemesi ve bu bağlamda AB’nin yanı sıra Rusya ve daha önemlisi Suriye ve Iran ile yakın ilişkilere girmesi, ABD’de ciddi rahatsızlıklara sebep olmuştur. ABD, bu rahatsızlıkların bedelini Türkiye’ye bir şekilde ödetmeye çalışacaktır, aslında ödetmeye başlamıştır da.

Irak seçimlerinde yaşananlar, seçim sonrası oluşturulan yönetim, K.Irak’ın tamamıyla Kürtlere teslim edilmesi, Ermeni tasarılarına ABD tarafından verilen destek ABD hıncının dış yansımalarıdır. Ancak, bu öç alma psikozunun Türkiye’nin içine de sirayet ettiğini söylemek yanlış olmaz. Özellikle son dönemde Güneydoğu illerimizde artma terör olayları ve İncirlik’teki ABD’nin genişleme potansiyeli Türkiye’nin güvenliği açısından sorgulanması gereken konulardır. Diğer taraftan, siyasal açıdan AK Parti’den yavaş yavaş desteğini çeken ABD, Türkiye’deki köklü bir siyasal değişim için AB ile yürütülen müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanmasını beklemektedir. Şu an Türkiye’de yeni siyasal aktörlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlanmaktadır. Zira, İran’ın nükleer gücünden rahatsızlık duymadıklarını, Irak’a düzenlenen saldırının “soykırım”a dönüştürüldüğünü ve İsrail’in devlet terörü uyguladığını dillendiren bir Ak Parti’nin, ABD için Türkiye’de doğru bir partner olduğunu söylemek artık doğru olmaz.

Dünya dengelerinin çok hızlı değiştiği bu zamanda, ülkemiz bir dönüm noktasında bulunmaktadır. ABD’nin ortaya koyduğu bu tepkileri analiz edildiğinde, Türkiye’nin doğru ve yerinde politikalar takip ettiğini söylemek gerekir. Birileri bu ülkeyi hala “hasta adam” olarak adlandırmaya devam etse de, kendi gerçeklerine, tarihi mirasına uygun, doğru bildiği yolda ilerleme cesaretini gösteren bir Türkiye, 21.yy’da önüne çıkabilecek engelleri kolayca aşabilecek bir ülke haline gelecektir. Tarih, Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) merkez ülkesi olarak ABD’nin yanında Ortadoğu politikalarında yer alan bir Türkiye’den, Büyük Osmanlı Projesi’ni (BOP) hayata geçirecek bir Türkiye’ye tanıklık edebilir. Yeter ki Türkiye kendi dinamiklerine, tarihine, değerlerine inanarak yoluna devam etsin……. Bu yolda önümüzdeki aylarda Erdoğan’ın ABD’ye yapacağı gezi çok hayati bir rol oynayacaktır. ABD Türkiye’nin bölgesel dengeleri değiştirebilecek aktif politikalar içerisinde bulunmasından rahatsızlık duymaktadır. Zira, ABD basınında önümüzdeki aylarda İran veya Suriye’ye karşı girişilecek yeni bir müdahalenin ayak sesleri dillendirilirken, Türkiye Başbakanı’nın ABD’ye gitmesi veya davet edilmesi masum ve sıradan bir ziyaret olarak değerlendirilemez. ABD yönetimi, 1 Mart tezkeresinde karşılaştığı durumla tekrar yüzleşmemek için Türkiye’den ve Ak Parti’den İncirlik’in genişletilmesi de dahil birçok talepte bulunabilir. Buna karşılık ellerinde tutacakları tehdit sopaları da elbette mevcuttur: IMF’le olan ilişkiler, Ermeni meselesi, Kürt kartı ve Güneydoğu meselesi, AK Parti’nin siyasal varlığını dünyada ve Türkiye’de tartışmaya açacak kanalları oluşturmak…..

 

Dr. Selim Temurci

Köprü Grubu Başkanı

www.koprugrubu.org

koprugrubu@koprugrubu.org

stemurci@reismakina.com.tr

Cevapla