Anasayfa » Yayınlarımız » Makaleler » Avrupa Birliği’ne Bakış ve AB-Türkiye İlişkileri’nin Değerlendirilmesi

Avrupa Birliği’ne Bakış ve AB-Türkiye İlişkileri’nin Değerlendirilmesi

Avrupa Birliği Fikri’nin Doğuşu

 

Avrupa’da ulusal uzlaşmazlıkları aşabilecek bir örgütlenmeye ve birlikteliğe duyulan ihtiyaç İkinci Dünya Savaşı yıllarında ivme kazanmıştır. Gerçekte, AB düşüncesi çok daha öncelere dayanmakta olup, 1884 yılında Alman Devletleri’nin kurduğu Zollverien’in 1870 yılında Bismarck’ın önderliğinde Almanya’nın bütünleşmesini sağlaması ve 1. Dünya Savaşı ve izleyen yıllarda ABD’’nin elde etmiş olduğu başarılar Avrupa uluslarının bir çatı altında toplanması fikrini hep canlı tutmuştur. Savaş sonrasında Avrupa kendi içinden çıkardığı totaliter ve ırkçı liderlerin politikalarıyla tam bir yıkıntı içinde kala kalmıştı. Avrupa’nın önde gelen önderleri ancak ortak bir platform ve çabayla Avrupa’nın siyasi, ekonomi ve askeri çöküntüden kurtulacağına olan inançlarını ortaya koydular. Bu düşüncelerin sonucunda, altı Batı Avrupa ülkesi (Belçika, Almanya, Fransa, İtalya, Luksemburg ve Hollanda = AB’nin altı kurucu üyesi) Robert Schuman ve Jean Mannet’in önderliğinde bugün Avrupa Birliği (AB) olarak ortaya çıkan ekonomi, siyasi, askeri, hukuki, sosyal ve kültürel entegrasyon projesinin temellerini attılar.

 

Kuruluşu

 

Halen dünyada en büyük ekonomik grup durumunda olan AB üç ayrı kuruluşu kapsamaktadır. Paris Anlaşması (1951) ile oluşturulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, 1957’de Roma Anlaşması’nın kurduğu Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM)’dur. Yasal açıdan ayrı kuruluşlar olan bu üç topluluk, politik yönden tek bir kuruluş niteliğindeydi. Bu kurumların ortaya çıkışı AB’ye giden yolu açmıştır. Bahsi geçen üç organizasyon 1967 yılında birleştirilerek, AB aşamasına geçişten önce bu birlikteliği ifade etmek üzere Avrupa Topluluğu terimi kullanılmıştır.

 

Anlaşmalar sistemine siyasi işbirliğini dahil eden 1987 yılındaki Tek Senet’ten sonra 1992’de Maastricht Anlaşması imzalanarak topluluğun ismi Avrupa Birliği’ne dönüştürülmüştür. Bu anlaşmanın Ekonomik ve Parasal Birliğin son aşamasına geçiş ile ilgili getirdiği ölçütler, Maastricht Kriterleri olarak adlandırılmaktadır.

Bu noktada, Avrupa Birliği’nin politikalarını belirleyen ve Birliği yöneten kurumları da ifade etmek gerekir. Bu kuruluşlar; Demokratik yollarla seçilen Parlamento, Üye Devletleri temsil eden ve Bakanlardan oluşan Konsey, Avrupa Devlet ve Hükümet Başkanları Doruğu, Antlaşmaların koruyucusu olan Komisyon, Topluluk hukukuna uyulmasını sağlayan Adalet Divanı ve Birliğin Mali yönetimini izleyen Sayıştay. Ayrıca

ekonomik, sosyal ve bölgesel çıkar gruplarını temsil eden çeşitli danışma kurulları vardır. Birliğin dengeli gelişimine katkıda bulunan projelerin finansmanını kolaylaştırmak amacıyla kurulmuş olan bir Avrupa Yatırım Bankası bulunmaktadır.

 

Genişlemesi

 

Topluluğun çalışmaları başlangıçta altı kurucu üye arasında oluşturulan bir kömür ve çelik ortak pazarı ile sınırlıydı. Ancak bu 6’lı grubun kısa vadede el ettikleri başarılar İngiltere, Danimarka ve İrlanda’yı topluluk üyeliğine başvurmaya itti. 1973 yılına kadar devam eden uzun ve çetin pazarlıklar sonucu AB’nin ilk genişlemesi gerçekleşmiş; İngiltere, Danimarka ve İrlanda’nın katılımıyla Topluluğun üye sayısı 9’a çıkmıştır. Yunanistan 1981’de, İspanya ve Portekiz 1986’da topluluğa katılınca bu sayı 12’ye yükseldi. 1995’de Avusturya, Finlandiya ve İsveç ile üye sayısı 15 oldu. Bu arada not edilmesi gereken bir nokta Norveç’in 1972 ve 1994’de yapılan referandumlarla AB üyeliğini reddetmesidir. Birlik tarihinin en kapsamlı genişleme süreci 2004 yılında gerçekleşmiş ve 10 yeni üye topluluk içine dahil edilmiştir. Böylelikle 25 üye ülkeden oluşan, geniş bir coğrafyayı ve nüfusu içinde barındıran ve hala genişleme vizyonuna sahip bir yapı ortaya çıkmıştır.

 

Avrupa Birliği ve Türkiye

Uzun İnce Bir Yol-Başlangıcı Belli, Sonu Belirsiz.

 

İçsel Analiz ve Değişen Bakış Açıları

 

Ülkemizi bugünlerde en çok meşgul eden ve farklı platformlarda tartışmalara konu edilen meselesi Avrupa Birliği ve bu Birliğin ülkemiz hakkında yayınladığı son “etki raporu”’dur. Türkiye’nin AB ile olan macerası, yarım yüzyıl öncesine dayanmakla birlikte, bu uzun ve yorucu serüvenin Osmanlı’dan bu yana devam eden 200 yıllık bir modernleşme ve batılılaşma sürecinin doğal bir sonucu olduğunu kabul etmek gerekir. Bu nedenle tarihsel sürecin kısa bir analizini yapmak gerekir.

Yaklaşık 200 yıldır Avrupalılaşmaya çalışan Türkiye, son 50 yıldır Avrupa ailesine katılmak için daha organize hareket etmektedir. Bununla birlikte, Osmanlı ile Cumhuriyet arasında Modernleşme ve Batılılaşma yaklaşımlarında çok temel birtakım ayrılık ve benzerlik mevcuttur.

Cumhuriyet rejimi Osmanlı’dan devraldığı Batılaşma projesini sadece Osmanlı’da olduğu gibi devletin bekası için kurumların modernleştirilmesinde görmemiş, bilakis “toplum mühendisliği”ne soyunarak toplumun yaşam biçiminde ve tüm milli-manevi ve kültürel dokularında köklü bir dönüşümü kendine hedef edinmişti. Toplumun sosyo-ekonomik ve fiziki şartlarıyla ilgili çağdaşlaşma performansı oldukça cılız kalırken, diğer taraftan kültürel ve sembolik Batılılaşmada göze batacak derecede atak bir tutum izlenmiştir. Görüntüde “kızıl elması” olan Batı’ya benzetilen sistem, aslında geçmişi olan Osmanlı ile çok önemli bir benzerliği paylaşmıştır: “İki devlet sisteminde de devlet önceliklidir ve devletin bekası temel amaç edinilmiştir”. Bu bakış açısı vatandaşı devlete karşı değil, devleti vatandaşa karşı koruyan bir yönetim refleksini içselleştirmiştir. Devlet merkezli siyasi –askeri otoriteye kayıtsız şartsız itaati esas alan bu siyasi felsefe, toplumun hak, hürriyet, inanç sistemi velhasıl tüm değerler manzumesini bir yana bırakarak “görsel bir çağdaşlaşmayı” zoraki de olsa günümüze taşımayı başarmıştır. Ancak gelinen noktada, roller değişmiştir.

 

Her 15-20 yılda bir askeri darbelerle, demokrasisinde aksaklığı bilinen Türkiye, ilginç bir tabloyla karşı karşıyadır. Yıllarca, çağdaşlaşma ve batılaşma projesinin mimarlığını yapan devlet seçkinleri bugünlerde AB’ye üyeliğin Türkiye’nin ulusal bütünlüğü ve laik cumhuriyet açısından ciddi riskler taşıdığını dillendirmeye başladılar. Özellikle Kopenhag kriterleri sonrası bu durum çok daha netleşti. Yapmış oldukları değerlendirmelerde önemsenecek haklılık payları elbette mevcuttur. Ancak, baskıcı ve halkı dönüştürmeye çalışan sistematik sürecin gerçekte batı değerleri ve çağdaşlaşmayla uyuşmadığını anlamış olsalar gerekir. Halkının değerleriyle barışık olmayanlar, günü geldiğinde kendilerine hedef olarak belirledikleri Batı’yı da reddetme noktasına gelmişlerdir. Zira, Avrupa Birliği, kendi içine alacağı üyelere demokratik, insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğü ilkesinden hareket eden evrensel bir değerler sistemini mecburiyet olarak sunmaktadır. Diğer taraftan, yıllarca Avrupa Birliği’ni bir haçlı organizasyonu olarak gören milliyetçi-muhafazakar kesim, Avrupa Birliği üyeliğine çok daha sıcak bakmaktadır. Böyle bir fikri dönüşümde, 28 Şubat ve sonrası yaşananların rolünü inkar etmek imkansızdır. Mevcut sistemin “özgürlükçü ve demokratik” bir yapıya kavuşmasını milletin desteğiyle sağlayamayan ve dindarların en temel haklarını koruyamayanlar, ne hazindir ki yıllarca nefret duydukları bu Birliğin Türkiye’ye ye olan bakış açısından ve düzenlemelerinden medet umar konuma gelmişlerdir.

 

Avrupa Birliği-Türkiye İlişkileri

AB ile olan ilişkilerimizin neredeyse 40 yıllık bir geçmişi vardır. Türkiye, AET’nin 1958 yılında kurulmasından kısa bir süre sonra Temmuz 1959’da Topluluğa tam üye olmak için başvurmuştur. İkinci Dünya savaşını izleyen yıllarda “komünist tehlike” yeni oluşan ulusla arası düzene damgasını vurmuştu. Çağdaş uygarlığı “Batı”’da arayan Türkiye bu dünyada ortaya çıkan gelişmelere bigane kalmazdı. AB’ye yapılan başvuruyu da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. İlk başvuruyu reddeden AET, Türkiye ile bir Ortaklık Anlaşması imzalanmasını önermişti. Böylece; Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler, bu topluluk ile 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanan ve 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe giren Ankara Anlaşması’nın temel oluşturduğu ortaklık rejimi çerçevesinde kurulmuştur. Bu anlaşma gereği, Türkiye’ye Birliğe üye olması için üç aşamalı bir yol çizilmiştir. Bunlar; hazırlık dönemi, geçiş dönemi ve son dönemdir. Geçiş döneminin sonunda ise Gümrük Birliği’nin tamamlanması planlanmıştır. Anlaşmada öngörülen hazırlık döneminin sona ermesiyle birlikte 13 Kasım 1970 tarihinde imzalanan ve 1973 yılında yürürlüğe giren Katma Protokol’de geçiş döneminin hükümleri ve tarafların üstleneceği yükümlülükler belirlenmiştir.

 

Ancak gerek Ankara Anlaşması gerek Katma Protokol öngörüldüğü şekilde uygulanmamıştır. Bunun sorumluluğunu Türkiye ile Topluluk arasında paylaştırmak gerekir. Türkiye, 1970’li yıllarda içinde bulunduğu ekonomik krizler, demokraside kesintiler ve bazı siyasi tercihlerle Katma Protokol’den kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmemiştir. Yükümlülüklerini yerine getirmeyen Türkiye’ye Topluluk da soğuk bakmaya başlamış ve kendi yükümlüklerini aksatmıştır.

1983 yılında Türkiye’de sivil idarenin yeniden kurulması ve 1984 yılından itibaren ülkemizin ithal ikamesi politikalarını hızla terk ederek dışa açılma sürecini başlatması ilişkilerimizi yeniden canlandırmıştır. 14 Nisan 1987 tarihinde rahmetli Turgut Özal’ın girişimiyle, Türkiye AB’ne tam üyelik müracaatında bulunmuştur. Bu başvuru yapılırken Türkiye’nin Ankara Anlaşması’yla belirlenen Gümrük Birliği’ne giden süreci devam ediyordu. Türkiye’ye AB Komisyonu tarafından verilen yanıtta bu durum teyit edilmiştir. Yapılan başvuruya 1989’da Komisyon’un verdiği cevapta, Türkiye’nin AB’ne üyelik konusunda ehliyetini kabul etmekle birlikte, Topluluğun kendi içindeki derinleşme sürecini tamamlamasına ve gelecek genişlemesine kadar beklenmesini ve bu arada Türkiye ile ilgili Gümrük Birliği sürecinin tamamlanması önerilmiştir. Bu öneri tarafımızdan da olumlu değerlendirilmiş ve Gümrük Birliği’nin Katma Protokol’de öngörüldüğü şekilde 1995 yılında tamamlanması için gerekli hazırlıklara başlanmıştır. İki yıl süren müzakereler sonunda 5 Mart 1995 tarihinde yapılan Ortaklık Konseyi toplantısında alınan karar uyarınca Türkiye ile AB arasındaki gümrük birliği 1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Gümrük Birliğinin tamamlanmasıyla ülkemiz AB ülkeleriyle entegrasyon istikametinde çok önemli bir merhale katetmiştir. En azından, Türk ekonomisi ve sanayisi gümrük birliğini tamamlayarak altından kalkılamayacak bir yük üstlenmediğini ispatlamış, dolayısıyla tam üyeliğin gerektireceği yükümlülükleri de zaman içinde üstlenebileceğini göstermiştir. Bir yerde Gümrük Birliği ülkemiz için bir test olarak görülebilir. Ticaret açığının önemli ölçüde büyümesine rağmen ekonomi, Gümrük Birliği’nden kaynaklanan yükü rahatlıkla kaldırabileceğini göstermiştir. Ancak, Gümrük Birliğinin sorunsuz yürüdüğü de söylenemez. Bir kere, AB Gümrük Birliği ile birlikte ülkemize karşı üstlendiği bazı yükümlülükleri yerine getirmemiştir. AB, Gümrük Birliği kararının kabul edildiği Ortaklık Konseyi toplantısında üstlendiği ve ülkemize 4-5 yıllık bir dönem içinde 2,5 milyar EURO’ya varan mali yardım yapma yükümlülüğünü yerine getirmemiş, aynı şekilde kurumsal alanda entegrasyonu kolaylaştırmak amacıyla öngörülen bazı tedbirleri almamıştır. Bu yükümlülüklerin yerine getirilememiş olmasının başlıca iki nedeni vardır. Birisi Yunanistan’ın, diğeri Avrupa Parlamentosunun muhalefetidir. Türkiye tabiatıyla bu taahhütlerin yerine getirilmesi üzerinde ısrar etmeye devam etmektedir. Zira bunlar Gümrük Birliği anlaşması paketinin bir parçasını teşkil etmekte olup, yerine getirilmemeleri ilişkimizin dengesini bozma sonucunu doğurmaktadır.

1993 yılında yapılan AB’nin Kopenhag Zirvesi’nde aldığı kararlar ilgi çekicidir. Zira bu konferansta eski “demir perde” ülkelerine kapılarını açan ve büyük bir genişleme sürecini başlatan AB, Türkiye’ye hala Gümrük Birliği yolunda devam etmesini salık vermiştir. Ayrıca, bu zirvede siyasal kriterler açısından Türkiye’nin insan hakları ve Güneydoğu sorunlarına dikkat çekilerek, sorunun askeri değil, siyasi çözülmesi yönünde telkinde bulunulmuştur. Bu siyasi kriter yaklaşımı daha sonraki yıllarda AB’nin Türkiye’nin sürekli önüne getireceği değişmez menü olmuştur.

Gümrük Birliği’ne girişten yaklaşık bir yıl sonra düzenlenen Lüksemburg Zirvesi (12-13 Aralık 1997) Türkiye için büyük ümitlerin sona erdiği bir toplantı olmuştur. Gümrük Birliği’yle kendine büyük bir Pazar açan AB için artık Türkiye’ye gerçek yüzünü göstermesinin zamanı gelmişti. Ülkemizdeki çevrelerde AB’nin genişleme sürecine dahil edileceği yönündeki pozitif değerlendirmelerin aksine, bu zirvede Türkiye AB’den dışlanmıştır. O zamana kadar AB’ne başvuruda bulunmuş olan, Türkiye dahil on üç ülke vardı. Bunun on tanesi Merkezî ve Doğu Avrupa ülkeleri, yani eski komünist ülkelerdi. Onların yanında Malta, Kıbrıs ve Türkiye de bulunmaktadır. Türkiye, Gümrük Birliği’ni gerçekleştirmiş, uzunca bir yol almış, işin ekonomik entegrasyonla ilgili kısmında, malî yardım almadan, önemli bir yere gelmiştir. Ama, bütün bunlara rağmen, Lüksemburg’ta Türkiye aday ülke ilân edilmemiştir. On üç başvuru arasından sadece Türkiye dışlanmış, diğer on iki ülkeye müzakere kapıları açılmıştır. Türkiye’ye yapılan bu haksızlığa dönemin başbakanı Mesut Yılmaz sert bir tepki göstermiş ve AB’nin Türkiye’ye yönelik yanlı ve ayırımcı tutumunu kınamıştır. Ancak bununla birlikte, ülkemizin AB ile var olan ortaklık ilişkilerinin sürdürüleceği ifade edilmiştir.

Lüksemburg zirvesinden sonra AB-Türkiye ilişkilerine yön veren en önemli gelişme 10-11 Aralık 1999’da Helsinki’de gerçekleştirilen Avrupa Konseyi zirve toplantısıdır. Helsinki’de Türkiye’ye resmi olarak adaylık statüsü verilmiş ve adaylığının diğer aday ülkelerle eşit şart ve kriterlerle değerlendirilmesi karara bağlanmıştır. “Eşit şart ve kriter” tanımı, daha sonraki gelişmeler için çok hayati bir öneme sahiptir. Bu arada, Helsinki Zirvesi sonrasında on üç aday ülke arasında sadece Türkiye ile tam üyelik görüşmelerinin başlatılmadığının altını çizmek gerekir. Ayrıca yine bu konferansta Türkiye ile katılım müzakerelerinin siyasi kriterleri yerine getirmesinin ardından başlatılacağı çok ağır bir şekilde belirtilmiştir.

12-13 Aralık 2002 tarihinde gerçekleştirilen Kopenhag Zirvesi’nde Türkiye bakımından iki önemli alanda kararlar alınmıştır. Bunlardan ilki, Türkiye ile katılım müzakerelerinin başlatılmasına ilişkin süreçle ilgili değerlendirmelerdir. Türkiye açısından sonuç doğuracak diğer önemli karar taraflar arasında anlaşma sağlansın ya da sağlanmasın Güney Kıbrıs’ın diğer 9 aday ülke ile birlikte 1 Mayıs 2004 tarihinde AB üyeliğine kabul edileceğinin altının çizilmesidir. Yine bu zirvede Komisyonun görüş ve tavsiyeleri ışığında, Aralık 2004’te toplanacak Zirve’nin Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirdiği yönünde bir karar alması halinde müzakerelerin gecikmeksizin başlatılacağı ifade edilmiştir. Siyasi, ekonomik ve AB Mevzuatı’nın Benimsenmesi alt başlıklarından oluşan Kopenhag kriterleri arasında Türkiye’nin başını en fazla ağırtan ve ağırtmaya devam edecek konu bu siyasi kriterler olacaktır.

AB, Türkiye’den siyasi kriterlerin yerine getirilmesi yönündeki taleplerinde aslında neyi amaçlamaktadır sorusu bu ülkenin yarınları için hayati bir önem sahiptir. Son Komisyon Raporu öncesi katedilen yolda “siyasi kriter” olarak Türkiye’nin önünde neler konmuştur? Kısaca bu değerlendirmeleri yapmakta fayda vardır. Kasım 2000’de açıklanan AB Üçüncü Düzenli İlerleme Raporu’nda Türkiye, Ulusal Azınlıkların Korunması için Çerçeve sözleşmesini henüz imzalamamış ve Lozan Anlaşması ile tarif edilenlerden başka azınlıkları tanımamış bir ülke olarak belirlenmiştir. Bilindiği üzere, Türkiye Lozan’la üç farklı dini azınlık kabul etmiştir: Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler. Ancak, AB çok bilinçli olarak değişik organlarında ve yayınlarında örneğin Kürtleri devamlı olarak azınlık çerçevesinde değerlendirmektedir. Böyle bir yaklaşım, AB’nin Lozan’dan geriye dönüş ve yeni bir Sevr Planı içinde olduğu kuşkusunu kendi içinde barındırmaktadır. Anayasamızın 66.maddesinde “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” hükmü karşısında AB’nin sanal bir azınlık tanımı yapması ülkemize yapılan çok büyük bir haksızlıktır. Bu mantıkla hareket edilecek olursa, Türkiye’de farlı dil ve lehçede konuşan tüm grupları birer azınlık olarak kabul etmek gerekecektir. Bu yaklaşım, yıllar önce bu coğrafyanın idaresi için “Böl ve Yönet” politikası öneren ünlü İngiliz devlet adamı Churchill’in görüşleriyle örtüşür. Diğer taraftan, AB’nin siyasi kriterlerle samimi olmayan düşüncelerini sorgulamak gerekir. Yunanistan hala ülkesinde Türk olmadığını savunmaktadır. AB neden bu Türk azınlığa sahip çıkmamaktadır? Yunanistan ve eski komünist bloğu içindeki ülkeleri Topluluğa dahil ederken bu siyasi kriterler neredeydi?

15 Kasım 2000 tarihinde Avrupa Parlamentosu sözde Ermeni soykırımını 234 oyla kabul etmiştir. Ermeni meselesinin 1. Dünya savaşı sonrasında Türkiye’nin başına nasıl bir bela olduğunu tekrarlamaya gerek yoktur. Ancak gelinen aşamada, AB’nin hala bilinçaltında bu ve benzeri düşmanlıkları beslediği de aşikardır.

11 Eylül ve Avrupa’nın Yumuşaması

11 Eylül sonrası Dünya’da ve özellikle bizim coğrafyamızda meydana gelen ve devam eden olaylar, dünya siyaset, ekonomi ve askeri düzeninde yeni bir şekillenmeye yol açmıştır. AB, Ortadoğu’ya taşınan bir ABD ve “Özgürleştirilen” Ortadoğu’nun yanıbaşında ABD’ye komşu olan bir Türkiye gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştır. Kuruluşundan bu yana siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel birlikteliği hedefleyen AB, sadece ekonomik ve kültürel (özellikle din eksenli) bütünleşme politikalarında başarılı olmuştur. Kısacası, Avrupa’nın siyasi ve askeri alanda Avrupa Birleşik Devletleri hayali suya düşmüştür.

Gerek kendi genişleme sınırları içerisinde kabul ettiği Yugoslavya’da, gerekse 1. ve 2 Körfez hareketlerinde siyasi ve askeri birliktelikte sınıfta kalan ve uluslararası arenada dünyayı tek bir hiper güce teslim eden AB, şimdilerde kendine ekonomik ve coğrafi açılım sağlayacak projeler peşindedir. Böyle bir proje, AB’nin tek kültür ve tek din projesinin de elbette sonu olacaktır. Böyle bir bakış açısından hareketle, AB’nin; Ortadoğu, Orta Asya ve Balkanlar üzerinde İmparatorluk tecrübesi olan ve milli-manevi ve kültürel bağlarla bu coğrafyayı kuçaklayan Türkiye’den daha iyi bir partner bulamayacağı meydandadır. Dolayısıyla son dönemde Türkiye’ye sıcak bakan ve yaklaşımları yumuşayan AB, Türkiye için değil, kendi çıkarları için bu oyunun içindedir. Bunu anlayabilecek ve kendi dış politika misyon ve vizyonunu belirleyebilecek bir Türkiye’nin bu oyundan karlı çıkacağı düşünülmektedir. AB, ABD’nin bölgedeki etkinliğini kırmak ve dengelemek için Türkiye’yi kullanma eğilimdedir. Benzer bir politikanın ABD tarafından çok açık bir şekilde yürütüldüğü düşünülürse, Türkiye, AB ve ABD’nin uluslar arası çıkarları arasında sıkıştırılmış, kendi gücü ve potansiyelinden habersiz hala uyuyan ve dünyayı 1920’lerin kafalarıyla yorumlayan bir dev görünümündedir.

Son İlerleme Raporu ve Sonrası…

AB Komisyonu 6 Ekim 2004’de, 17 Aralık 2004’de toplanacak olan AB Zirvesi için Tavsiye Kararlarını açıklamıştır. Türkiye’nin çekinceli de olsa Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirdiğini açılayan bu tavsiye kararları birçok çelişkiyi içinde barındırmaktadır.

Azınlıklar

Geçen kırk yıl içerisinde AB tarafından Türkiye ile ilgili hazırlanan rapor ve bildirilerde satır aralarında gizlenen “siyasi kriter” olarak öne sürülen en önemli şartın “azınlıklar” meselesi olduğu yayınlanan bu yeni ilerleme raporunda açık seçik beyan edilmiştir. Bu raporun taslak olarak hazırlanan metninde Güneydoğu’daki vatandaşlarımız azınlık olarak nitelendiriliyordu. Ak Parti hükümetinin Lozan’a göre azınlık sadece gayri Müslimlerdir tepkisi bahsi geçen bölümlerde azınlık tanımının değiştirilmesine neden olmuştur. Alevi vatandaşlarımız ise nihai metinde “müslüman azınlık” olarak değerlendirilmiştir.

Uluslararası siyasal ilişkilerde ne tür kabul edilirse edilsin azınlıklara kendi kaderlerini tayin etme hakkı tanınmamaktadır. Bu düşünce, ülkelerin sınırlarının değiştirilemeyeceği ve toprak bütünlüklerinin korunacağına dair fikre dayanmaktadır. “Sözde azınlık” meselesi gündeme getirilerek, Türkiye üzerinde oyun oynanmak isteniyorsa, Türkiye’nin artık 1920’lerin mantığıyla yoluna devam edemeyeceği meydandadır. Bu oyunu bozmak için, Türkiye’deki mevcut sistemin üzerine düşen görev; demokrasiyi, insan haklarını ve hukuğu toplumun bütün kesimlerine eşit bir biçimde ulaştırılmasını sağlamaktır. Zira, demokrasi ve en temel insan haklarının çiğnenmeye devam edildiği bir ülkede azınlık veya çoğunluk olmanın hiçbir esprisi yoktur. Hatta bazen AB ve benzeri kurumların ülke üzerindeki yıkıcı emelleri nedeniyle azınlık olmak daha bir sevimli ve avantajlı bir statüdür. Örneğin Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması gerektiği ilerleme raporlarında yer almaktadır. Kaldı ki AB, hiçbir mevzuatında veya ülkemizle ilgili değerlendirmelerinde bizim milli ve manevi değerlerimize saygı duyan ifadelere yer vermemektedir. Ancak bu değerler, Türkiye’nin çoğunluğunun ortak paydalarıdır.

Müzakere ve Referandum

1999 Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’ye aday ülkelerle eşit şart ve kriter uygulanacağını karara bağlayan AB, son raporunda bundan önemli ölçüde vazgeçmiş bulunmaktadır. Üyeliğin garanti edilmediği, ucu açık bir süreç Türkiye’nin önünde durmaktadır. Bununla beraber, müzakerelerin başlamasını engelleyecek veya başlayan müzakereleri askıya alacak birtakım görüşler Komisyon raporunda zikredilmiştir. Diğer taraftan, şu ana kadar Birliğe dahil olan hiçbir ülke için uygulanmayan referandum olasılığı AB ve Türkiye ilişkilerinin traji komik bir yanıdır. Türkiye’nin üyeliğini; örneğin, Fransa halkı veya Güney Kıbrıs’taki Rumlar kolaylıkla reddedebilirler. Böyle bir yaklaşım, AB’de Türkiye’ye karşı olan samimiyetsizliğin bir göstergesidir. Ancak, daha önce de belirtildiği üzere AB bir atılım yapmak zorundadır ve kendisi için vazgeçilmez partner olan Türkiye’ye 17 Aralık’ta daha olumlu bir mesaj verecektir.

Kıbrıs ve Ermeni Meselesi

Komisyonun raporunda Kıbrıs, Ermenistan’la ilişkiler ve Ermeni soykırımı gibi iddialar satır aralarında hala gizlenmeye çalışılmaktadır. AB’nin neden Kıbrıs ve Ermenistan’la bu kadar ilgilendiğini sormak gereksizdir. Zira bunun altında yatan tek gerçek, AB’nin bağnaz ve din odaklı yaklaşımın bu tür bir duruma yol açtığının bilinmesidir. Aydınlandığını iddia eden, ancak hala Hıristiyanlık üzerine bina edilen karanlık Ortaçağ düşüncesini zihninden atamayan Batı’nın varılan noktada, Türkiye için bir “çağdaşlaşma prototipi” olamayacağı anlaşılmıştır. Bu durum, geçen 200 yılın yeniden sorgulanmasını mutlaka gündeme taşıyacaktır.

 

  2002
Ülke (Milyon €)
AB-Dışı 993.862 Sıra Pay
ABD 239.801 1 24,13
İsviçre 70.675 2 7,11
Japonya 42.268 3 4,25
Polonya 37.340 4 3,76
Norveç 26.286 8 2,64
Rusya 30.424 6 3,06
Çin 34.134 5 3,43
Hong Kong 19.906 12 2,00
Çek Cum. 29.230 7 2,94
Macaristan 25.018 9 2,52
Brezilya 15.448 15 1,55
Kanada 22.286 11 2,24
Avustralya 16.574 14 1,67
Tayvan 11.628 23 1,17
Türkiye 24.256 10 2,44
Kaynak: EUROSTAT – MİLYON ECU

 

Son Söz…

Türkiye, AB ile çok yoğu ekonomik ilişkiler içerisindedir. Gerek dış ticaretimiz içerisinde AB’nin önemi gerekse yabancı sermaye akımlarında AB ülkelerinin artan önemi göz ardı edilemez. Ayrıca, tüm Avrupa’da faaliyette bulunan Türk müteşebbis gücünü de yadsımamak gerekir. Avrupa Birliği ihracatında Türkiye’nin payı sadece %2.44 seviyesinde kalırken, Türkiye’nin ihracatında bölgenin ağırlığı %50’lerin üzerindedir. Tüm siyasi ve ekonomik gelişmeler çerçevesinde, Türkiye AB ile olan ilişkilerinde tarihi misyonuna yakışır eşit ve adil çözüm yollarını mutlaka zorlamalıdır. Bunun yanında; Türkiye, kendi bulunduğu coğrafyada yeni birtakım siyasi, ekonomik ve askeri ilişkiler kurarak, alternatifleri olan büyük bir ülke olduğunu ispat etmek durumundadır. Aksine bir gelişme şu ana kadar olduğu gibi AB’yi sürekli yeni tavizler ve Türkiye’nin milli hassasiyetleri olan konularda pazarlık yapmaya sevk edecektir. Bölgemizdeki son gelişmeler, Müslümanların en kutsal ayı olan Ramazan ayında bile Irak’taki sivilleri hedef alan ABD saldırıları çok uzun olmayan bir vadede bölgede Türkiye’nin önemini ve belirleyiciliğini hiç olmadığı kadar arttıracaktır. Avrupa Birliği de zaten Türkiye’nin bu rolüne taliptir. Elbette diğer taraftan ABD ve AB arasında paylaşılamayan bir Türkiye, dış politikada bu çatışmayı akıllı manevralarla kullanabildiği ölçüde büyük devlet olma rüştünü ispatlayacaktır.

Dr. Selim TEMURCİ

 

Cevapla